Yaşamımızın temeli olan hücrelerimizin başına birçok şey gelir. Büyüme, gelişme, üreme, apoptoz gibi fizyolojik olarak gerçekleşen olayların yanı sıra patolojik olan adaptasyon, dejenerasyon, nekroz ve pigment birikimi gibi olayları da yaşarlar. ‘’Bu olaylar neden ve nasıl gerçekleşir ki?’’ diyorsanız doğru blog yazısındasınız. Hadi gelin anlatmaya başlayalım.

 Hücre nedir?

İngiliz Hücre Biyolojisi Cemiyeti’ne göre ‘’Hücre, bildiğimiz şekliyle yaşamın temel birimidir. Bağımsız üreme yeteneğine sahip en küçük birimdir’’. Tanımdan da anlaşılacağı üzere aslında hücrelerimizde meydana gelen değişimler daha büyük sistemleri etkileyebilmektedir. Bu patologları hücreleri incelemeye itmiş ve ortaya sitoloji çıkmıştır. ‘’Cyto’’ ve ‘’logy’’ kelimelerinden oluşturulan sitoloji (Cytology) direkt olarak hücreleri incelemektedir. Sitoloji bazen kesin tanı ya da olası hastalıkları elemek için kullanılabilse de hücrelerin dokudaki etkileşimini görmek adına histopatolojik inceleme sonucunda tanılar konmaktadır. 

 Hücrelere kötü ne olabilir ki?

Hücrelerimiz yaşamımız boyunca bizi hayatta tutan temel birimlerdir. Hücrelerimiz özelleşerek spesifik görevler alırlar. Görevlendirmeler sonucunda dokular ve sistemler oluşur. Dokuların ve sistemlerin birleşmesi ile de organizma oluşmaktadır. Örneğin eritrositler çekirdeklerini kaybederek diğer hücreler için oksijen taşıma görevini üstlenmişlerdir. Karaciğerimizde bulunan hepatositler ise mitokondri sayılarını normal hücredekinden çok daha yüksek sayılara çıkararak vücudumuz için adeta besin işleme fabrikası görevi üstlenmektedir. Verilen iki örnekte de fark edebileceğiniz gibi vücudumuzda bulunan hücrelerimiz özelleştikleri ortamlar dışında tek başına hayatta kalamaz. Sonuç olarak birbirine bağlı birçok ipten oluşan bir sistemler ağı oluşur. Bir ipte meydana gelen bir hata veya eksiklik bağlı olduğu diğer iplerde de irili ufaklı sorunlara sebep olmaktadır. Örnek olarak oksijen miktarının az (hipoksi) olması ya da hiç (anoksi) olmaması durumlarında meydana gelen değişimleri inceleyebiliriz.

 Oksijen yoksa yaşam var mı?

Oksijen hücrelerimizde gerçekleşem oksidatif fosforilasyonun temel bileşiklerindendir. Hücrelerimizdeki enerjinin büyük bir çoğunluğu oksijenle yanma tepkimelerinden açığa çıkar. Bu durum hücrelerimizi oksijene bağımlı kılar. Peki hücrelere oksijen ulaşmasını engelleyen şey ne? Birçok cevap verebiliriz ancak en yaygın cevaplardan birisi solunum bozukluğudur. Vücudumuza havanın girdiği ve kana geçerek değerlendirildiği organ olan akciğerlerin görevi hayatîdir. Akciğerlerde meydana gelen herhangi bir sorun vücudumuzun geneline etki edecektir çünkü vücudumuzda bulunan karbondioksit ve oksijen dengesini koruyan ve hücrelerimizin enerji mekanizması için gerekli oksijeni sağlayan organımızdır. Akciğerde  meydana gelen bir sorunda akciğerlerle kana ulaştırılan oksijen yoğunluğu ve dışarı atılan karbondioksit miktarı azalacaktır. Devamında karbondioksitin stimülan etkisiyle nefes alışverişimiz sayıca artsa da ileri durumlarda yeterli gelmeyecek ve hücrelerimize gelen oksijen miktarı giderek azalacaktır. Sonuçta ise hücrenin olağan durumunu korumasına yetmeyecek seviyeye gelen oksijen miktarı öncelikle hayatî organlara yönlendirilecek ve bunun sonucunda kişi bayılacaktır. Eğer bu süreçte kandaki oksijen seviyesi bir şekilde normal sınırlara getirilebilirse baygınlık sona erecek ve kısa süren baygınlıklarda hayatî organlara zarar gelmeyecektir. Ancak baygınlık süresi uzar veya kan oksijen seviyesi normal aralığa getirilemezse hayatî organlarımız olan kalp ve beyine ulaştırılan oksijen miktarı sonunda azalacak ve hücrelerimiz nekroze olacaktır (ölecektir). Bu süreç sırasında müdahale edilirse kişide kalıcı hasar meydana gelse  bile hayata geri döndürülebilir. Sürecin gerçekleşme sebebi ise hücrelerimizin yeterli oksijen molekülüyle etkileşime girememesidir. Yani; hayır, oksijen yoksa bizim için yaşam da yok.

 Ne yani sadece oksijen mi önemli?

Aslında hayır. Hücrelerimizi etkileyen ve bizi hasta eden birçok etken bulunmakta. Listede toksik etkileriyle hücrelere zarar veren maddelerden enerji yükleriyle genomumuzu mutasyona uğratan zararlı ışınlara kadar birçok etken sayılabilir. Örneğin aşırı yağlı beslenme hücrelerimizde yağlı değişim denen bir çeşit dejenerasyona sebep olarak hücrelerimizin işlevlerini yerine getirememesine ve ileri durumlarda hücrelerimizin nekroze olmasına yol açabilmektedir. UV ışını gibi yüksek enerjili ışınlara uzun süreli maruziyet ise hücrelerimizin genomunda mutasyonlara neden olarak karsinojenik (kanser yapıcı) etki gösterebilmektedir. Yüksek enerjili ışınlarla çalışılırken alınan önlemler son derece önemlidir. Bir diğer örnek ise direkt hücre, doku ya da sistemlerimize zarar veren etkenlerdir. Asitler, fiziksel darbeler, aşırı sıcak, aşırı soğuk gibi etkenler hücrelerimize farklı farklı yollarla zarar verebilmektedir.

 Bu hücreler de ne kadar kırılganmış!

Hayır, aslında düşündüğünüz kadar kırılgan değiller. Öncelikle şunu bilmelisiniz; vücudumuzda hücrelerimize zarar verebilecek etkenlerin birçoğuna karşı pasif ve aktif doğal korumalarımız var. Bu korumalar yeterli gelmediğinde ise yapay olarak destek verebiliyoruz. Üstelik hepsini bir kenara bırakırsak, hücrelerimiz savaşmadan pes etmiyor. Adaptasyon denen süreçle birlikte hücrelerimiz maruz kaldıkları etkene adapte olmaya ve hayatta kalmaya çalışıyor. Üstelik bunu yararımıza bile kullanıyoruz. Kas hücrelerimizi düzenli olarak fiziksel strese sokarak hacmen büyümelerini sağlıyoruz. Buna hipertrofi deniyor. Örneğin aşırı egzersiz durumlarında vücudumuzun oksijen ihtiyacını karşılamak için kalbimiz sürekli kasılıp gevşer ve bu durum kanın kalpten vücuda pompalandığı sol ventrikülde hipertofiye sebep olur. Bir başka örnek de genelde 50 yaşın üstünde olan erkeklerde görülen prostat hipertorfisidir. Geçirdiğimiz enfeksiyöz hastalıklarda ise lenf düğümlerimizin şiştiğini deneyimliyoruz. Lenf düğümlerine gelen uyarımlarla birlikte burada bulunan hücrelerin sayıca çoğalması sonucu gerçekleşen bu duruma ise hiperplazi diyoruz. Hiç bir uzvunuzu kırdınız mı? Alçıya alınan ve uzun süre hareketsiz kalan uzuvlarımızda hacmen küçülme olduğunu deneyimlediğimiz olaya ise atrofi diyoruz. Tabii birçok sebepten dolayı gerçekleşebiliyor. Örnek olarak; aşırı hareketsiz olduğumuz dönemlerde bacaklarımızdaki kaslarda, alzheimer kişilerde görülen serebral atrofi, menapoz sonrası kadınların yaşadığı vajinal atrofi gibi birçok şey verilebilir.

  Sunulan blog yazımızda patoloji dünyasına küçük bir adım atmış olduk. Sandığımızdan daha çok şeyi etkileyen minik hücrelerimizi tanıma maceramızın ilk yazısı umarız ki ilginizi çekmiştir. Devam eden yazılarımızda hücrelerimizi daha yakından tanıyacak ve yaşadıkları süreçleri daha detaylı inceleyeceğiz. 

Bu blog yazısı Prof. Dr. Funda Yıldırım tarafından onaylanmıştır.

Kaynakça

  1. Zachar, J. F. (2021). Hücresel zedelenme, adaptasyon ve ölümün mekanizmaları ve morfolojisi. R. Hazıroğlu, M. M. Kahraman, M. Y. Gülbahar ve M. Yarım (Ed.), Veteriner patoloji içinde (s. 16-73). Medi̇pres. Son erişim tarihi:13.11.2025

Yorum bırakın

Trend